Gecen gun dusunuyordum -her zamanki gibi- Londra'da otobus soforu olmak nasil bir his & aktivitedir diye... Ozellikle iki katli otobus soforu olmak. Kocaman otobusler, har har gidiyorlar ya... Ani fren yapinca, sanki ikinci kati one bir gidiyor bir geliyor gibi gozukuyor, sonra da otobus kendini dengede tutmak icin bir saga bir sola gidiyor. Hah, durdu ama simdi tekrar harrrrr... Tek katli otobusler maalesef ki o kadar cekici degil, otobus iste.
O iki katlilar hantal gozukuyor, aheste gitmek icin yapilmis sanki ama bazi soforler var, bizim degme otobus soforleri ile rahat kapisirlar. O koca iki katliyi yogun trafikte bir saga bir solo kaydirmak marifet ister.
Eskiden beri buyuk arac kullanma merakim var, kamyon veya otobus. Merak iste. Ileride buyuk ihtimal gerceklestiririm bu fikri ama su 2 hafta degil! Neyse, bundan sonra bir liste yapmaya karar verdim: Hayatta 1 gunluk de olsa yapilacak isler listesi. Benim listemde 2 katli otobus soforlugu var simdilik.
Elbette her is yapilir hayatta, hepsinin de insana kazandiracagi baska baska tecrubelerdir, alinteri ile yapilan her is kutsaldir. Londra'da double decker soforu olmakla baslayalim bakalim! Daha neler eklenir acaba listeye ... (tabii unutmazsam!)
Wednesday, 12 May 2010
Saturday, 8 May 2010
don bak bakalim!
Evet... gittim geldim Istanbul'a, islerimi hallettim, biraz Bogaz havasi, biraz Halic manzarasi, biraz simit, biraz ayran.... ve evimdeyim.
Ne kadar ilginc insanin aslinda degisikliklere kendini adapte etmesi ve hatta degisikligini fark etmeden aslinda kendisinin yaratmasi. Yillardir yasadiginiz o ev, kokusunun elbiselerinize bile isledigi, kucukluk yaslarinin en vurdumduymaz uykularini uyuyup en guzel pazar sabahi kahvaltilarina uyandiginiz o evin yerini baska bir ev aliyor. Ve o diger evi yukarida anlattiklarim gibi minik ama essiz mutluluklari yerlestirmek icin siz yaratiyorsunuz. Zaman gectikce- veya ben buyudukce- hayatin aslinda cok daha karisik oldugu ve ince bir sekilde islendigini goruyor insan. Belki bu artan sorumluluklarla fark ediliyor, belki de olgunlasma ile. "Okula git-iyi notlar al-erken yat-spor yap-boyun uzasin-etini sutunu ihmal etme-terli terli su icme-bayramlarda aile buyuklerinin elini op-Yerli Mali Haftasi'nda findik fistik gotur okula-sana satasanlara sen satasma..."dan cok daha fazlasi var(mis). Ama guzelmis! Soyle bir geri donup baktiginda insan eminim ki "yarattiklari" ile guru duyacaktir. Hadi bir donun bakin bakalim!
Belki ben biraz duygusal ve dusunceli oldugum icin bu aralar boyle romantik bir yazi yazdim ama napalim, benim blogum bu!
Ne kadar ilginc insanin aslinda degisikliklere kendini adapte etmesi ve hatta degisikligini fark etmeden aslinda kendisinin yaratmasi. Yillardir yasadiginiz o ev, kokusunun elbiselerinize bile isledigi, kucukluk yaslarinin en vurdumduymaz uykularini uyuyup en guzel pazar sabahi kahvaltilarina uyandiginiz o evin yerini baska bir ev aliyor. Ve o diger evi yukarida anlattiklarim gibi minik ama essiz mutluluklari yerlestirmek icin siz yaratiyorsunuz. Zaman gectikce- veya ben buyudukce- hayatin aslinda cok daha karisik oldugu ve ince bir sekilde islendigini goruyor insan. Belki bu artan sorumluluklarla fark ediliyor, belki de olgunlasma ile. "Okula git-iyi notlar al-erken yat-spor yap-boyun uzasin-etini sutunu ihmal etme-terli terli su icme-bayramlarda aile buyuklerinin elini op-Yerli Mali Haftasi'nda findik fistik gotur okula-sana satasanlara sen satasma..."dan cok daha fazlasi var(mis). Ama guzelmis! Soyle bir geri donup baktiginda insan eminim ki "yarattiklari" ile guru duyacaktir. Hadi bir donun bakin bakalim!
Belki ben biraz duygusal ve dusunceli oldugum icin bu aralar boyle romantik bir yazi yazdim ama napalim, benim blogum bu!
Sunday, 2 May 2010
En onemli konulardan biri
HAVA! Londra havasi..
Mesela su anda sakir sakir yagmur yagiyor disarida. Pazar gunu, insanin ailesi, sevgilisi, arkadaslari.... ile olacagi, gonlunu costuracagi, kendini parka bahceye atacagi (hele de aylardan MAYIS ise), hafif guneslenip aksamustu yanaciklarin pembe pembe oldugunu gorup "yuzume renk geldi" diyecegi, aksamustu drinkini daha da bir zevkle icecegi, disarilarda oldugu icin yemek saatlerinin degisecegi, uzerine aldigi montun bile fazla gelecegi, etrafinda kuslarin da oldugunu seslerinden fark edecegi, bahar geldigi icin cicekleriyle kendini suslemis agaclara bakarken "ne guzel" diyip icinin tireyecegi, "hah, tamam yaz da geliyor artik" diye dusunup yazliklarini haftaya haftasonu cikarma planlari yapip "su kislik kiyafetlere bak, hepsi koyu renk, icim karardi, oofff zaten kisi hic sevmem" diye kisin ictigi sahlebin zevkini unutacagi, beyaz gomlek- kot pantalon- all star ayakkabi gunu....
Ama bugun degil!
Daha Londra'ya gelmeden bana "amanin havasi ile nasil bas edeceksin?" diye sormuslardi. Aslinda evet gelirken "ay cok guzel Londra'ya gidiyorsun, harika bir sehir....eeeee havasi biraz kotudur ama olsun, alisirsin" deyip konu degistirmelerinden anlamaliydim. Hatta ve hatta Madrid'deki nispeten zor olan yasamlarindan yine de vazgecmeyen Ingliz arkadaslarima daha da dikkat etmeliydim...
Neyse, ben buraya geldim, Aralik sonunda. O kadar kosturma, heyecan ve degisikliklerden sonra geldigim icin basta fark etmedim, malum, gelirken yolda biraz yorulmusum... Kis oldu, kis oldu, daha da kis oldu.... Kar yagdi, yagdi, yagdi..... birkac hafta kalmadi yerden. Ama bana guzel gorunuyordu; ilginc, degisik.. Uzun suredir boyle kar gormedim vb vb... Bu ruh halinin en onemli nedeni, elbette ki, neden burada oldugumdu; gerisi teferruat! Sonra kar kalkti yerden, soguk devam etti, yanina da yagmur... Soguk, soguk, soguk; yagmur, yagmur, yagmur... Napalim.
Londra gunlerimden bazilarinda, arada Madrid'e gittim. Ucak Madrid'e indi ve GUNESI GORDUM! Gercekten, o farkli bir histi. O zamana kadar ki ben Londra'nin havasina alistigimi dusunurken, gunesi gorunce bir garip oldum- "aaaaa gunes varmis!". Insan nasil da alisiyor baze seylere kendini programlarsa, onu fark ettim. Madrid'de gunesi gorene kadar, Londra'daki gunes eksikligini fark etmemistim.
Off yazarken ben sikildim! Evet Londra'da gunes pek yok, genelde yagmurlu ama cok guzel. Simdi bahar buralar, agaclar acti, minikcik bir bahcemiz var balkonda; bitkiler ve ciceklerden olusan, onlarla ilgilenmek de guzel. (yani degisik demeliyim cunku simdiye kadar ben pek cicek insani degildim. Evet, cicekleri severim ama demet olanlari ve bana hediye edilenleri! Simdi, kenardan kenardan yaklasiyorum ciceklere, bitkilere... ama kenardan!)
Gunes olunca burada, isitiyor. Hemen kan daha hizli akmaya basliyor, "haydi, atlayalim-ziplayalim, daga-tasa cikalim" istegi dogal olarak geliyor! Gunes olunca burada, genelde yesil olan sehir daha da yesil, daha da guzel oluyor. Gunes olunca burada, piknik hormonu sahneye cikiyor, cantana ne koyarsan, haydi parka. Gunes olunca burada, temiz hava hemen cigerlere gidiyor, icini hem hos hem de sarhos yapiyor. Gunes olunca burada, hava soguk da olsa, kuslar balkona geliyor, sincaplar bahceler arasi kosturuyor.
Kisacasi, gunes olunca burada guzel oluyor, daha hafif oluyor hersey, daha rahat akiyor hayat.
Gunes olunca olan baska seyler de var, ornegin gunesli ama 11 derece olan havada pazen elbise ile sokaga cikan kizlar ve .... baska birsey daha vardi ama onu unuttum. Diger yazilarda anlatirim!
Super mega sikayetci degilim buradaki havadan ama bazen, azicik da olsa, hayati zorlastiriyor... Zevk & sevk mekanizmalarini hafiften etkiliyor.
Neyse, simdi, yagmura ragmen biraz hava alip bunyeyi havalandirma zamani. Yagmur yagsa bile ilkbahardayiz, degil mi?!
Mesela su anda sakir sakir yagmur yagiyor disarida. Pazar gunu, insanin ailesi, sevgilisi, arkadaslari.... ile olacagi, gonlunu costuracagi, kendini parka bahceye atacagi (hele de aylardan MAYIS ise), hafif guneslenip aksamustu yanaciklarin pembe pembe oldugunu gorup "yuzume renk geldi" diyecegi, aksamustu drinkini daha da bir zevkle icecegi, disarilarda oldugu icin yemek saatlerinin degisecegi, uzerine aldigi montun bile fazla gelecegi, etrafinda kuslarin da oldugunu seslerinden fark edecegi, bahar geldigi icin cicekleriyle kendini suslemis agaclara bakarken "ne guzel" diyip icinin tireyecegi, "hah, tamam yaz da geliyor artik" diye dusunup yazliklarini haftaya haftasonu cikarma planlari yapip "su kislik kiyafetlere bak, hepsi koyu renk, icim karardi, oofff zaten kisi hic sevmem" diye kisin ictigi sahlebin zevkini unutacagi, beyaz gomlek- kot pantalon- all star ayakkabi gunu....
Ama bugun degil!
Daha Londra'ya gelmeden bana "amanin havasi ile nasil bas edeceksin?" diye sormuslardi. Aslinda evet gelirken "ay cok guzel Londra'ya gidiyorsun, harika bir sehir....eeeee havasi biraz kotudur ama olsun, alisirsin" deyip konu degistirmelerinden anlamaliydim. Hatta ve hatta Madrid'deki nispeten zor olan yasamlarindan yine de vazgecmeyen Ingliz arkadaslarima daha da dikkat etmeliydim...
Neyse, ben buraya geldim, Aralik sonunda. O kadar kosturma, heyecan ve degisikliklerden sonra geldigim icin basta fark etmedim, malum, gelirken yolda biraz yorulmusum... Kis oldu, kis oldu, daha da kis oldu.... Kar yagdi, yagdi, yagdi..... birkac hafta kalmadi yerden. Ama bana guzel gorunuyordu; ilginc, degisik.. Uzun suredir boyle kar gormedim vb vb... Bu ruh halinin en onemli nedeni, elbette ki, neden burada oldugumdu; gerisi teferruat! Sonra kar kalkti yerden, soguk devam etti, yanina da yagmur... Soguk, soguk, soguk; yagmur, yagmur, yagmur... Napalim.
Londra gunlerimden bazilarinda, arada Madrid'e gittim. Ucak Madrid'e indi ve GUNESI GORDUM! Gercekten, o farkli bir histi. O zamana kadar ki ben Londra'nin havasina alistigimi dusunurken, gunesi gorunce bir garip oldum- "aaaaa gunes varmis!". Insan nasil da alisiyor baze seylere kendini programlarsa, onu fark ettim. Madrid'de gunesi gorene kadar, Londra'daki gunes eksikligini fark etmemistim.
Off yazarken ben sikildim! Evet Londra'da gunes pek yok, genelde yagmurlu ama cok guzel. Simdi bahar buralar, agaclar acti, minikcik bir bahcemiz var balkonda; bitkiler ve ciceklerden olusan, onlarla ilgilenmek de guzel. (yani degisik demeliyim cunku simdiye kadar ben pek cicek insani degildim. Evet, cicekleri severim ama demet olanlari ve bana hediye edilenleri! Simdi, kenardan kenardan yaklasiyorum ciceklere, bitkilere... ama kenardan!)
Gunes olunca burada, isitiyor. Hemen kan daha hizli akmaya basliyor, "haydi, atlayalim-ziplayalim, daga-tasa cikalim" istegi dogal olarak geliyor! Gunes olunca burada, genelde yesil olan sehir daha da yesil, daha da guzel oluyor. Gunes olunca burada, piknik hormonu sahneye cikiyor, cantana ne koyarsan, haydi parka. Gunes olunca burada, temiz hava hemen cigerlere gidiyor, icini hem hos hem de sarhos yapiyor. Gunes olunca burada, hava soguk da olsa, kuslar balkona geliyor, sincaplar bahceler arasi kosturuyor.
Kisacasi, gunes olunca burada guzel oluyor, daha hafif oluyor hersey, daha rahat akiyor hayat.
Gunes olunca olan baska seyler de var, ornegin gunesli ama 11 derece olan havada pazen elbise ile sokaga cikan kizlar ve .... baska birsey daha vardi ama onu unuttum. Diger yazilarda anlatirim!
Super mega sikayetci degilim buradaki havadan ama bazen, azicik da olsa, hayati zorlastiriyor... Zevk & sevk mekanizmalarini hafiften etkiliyor.
Neyse, simdi, yagmura ragmen biraz hava alip bunyeyi havalandirma zamani. Yagmur yagsa bile ilkbahardayiz, degil mi?!
Friday, 30 April 2010
Spor salonu
Konudan konuya atliyorum gibi ("gibi" degil aslinda, evet oyle!) ama ne yapayim, dusuncelerim boyle gelisiyor, beni maceradan maceraya surukluyor.
Simdi de spor salonu mini maceramdan bahsedecegim. ("Mini macera" gunluk olanlar, daha buyuklerini de sirasi gelirse anlatirim, ornek: Havaalaninda karantinaya alinan bagaim ve ben, kapisi kapanmayan ucakla Nijerya'dan Gana'ya ucus, Kazakistan'dan Cin'e gitmek icin Almaata- Amsterdam-Madrid-Paris-Hong Kong yapmam vb vb......)
Spor yaparken muzik dinlerim, daha cok enerji versin, kanimi kipirdatsin, bana eslik etsin diye ve genelde belirli aktivitelerim icin belirli sarkilarim vardir. Ornegin, o havada yurume aletindeyken vucudum da hafiften hareket eder, agzim oynar cunku sarki soylerim, yuzumde mimikler olur, sarki- hele de hareketli bir sarki- mimiksiz mi soylenir?! Ama asla sesimi yukselmem ("hanimefendiligimi bozmam" gibi oldu); bazen bagirarak soylemek istememe ragmen... Sonra agirlik calisirken de belirli sarkilarim vardir, onda da agirliklar, kan-ter ve mimik olurum, tirinam tirinam (TIRINAM TIRINAAAAAMMMMM yapmak istememe ragmen). E elbette ki agirlik kaldirirken bir nefes verirsin degil mi? O nefes de zorlanmana gore degisir.
Bugun etrafima baktim, insanlar SAKIN SAKIN bisikletinde, kosu bandinda veya havada yurume aletinde... Yurume veya pedal cevirme hareketi disinda vucutlarindaki tek hareket ter damlalari....
Agirlik bolumunde, ya kaldirdiklari agirlik agirlik degil, nefes verme sesi bile cikmiyor; ya da cok utaniyorlar ses cikarmaktan... Spor salonu muziksiz bir yer olsa, anlayacagim. Kutuphane gibi, "herkes sessiz ben de sessiz olayim..." ama degil! Ozetle, kendimin oraya biraz fazla "hareketli" geldigi sonucuna vardim. "Sesli" demiyorum, "hareketli" diyorum; cunku sessiz sesimle sarkilara eslik ediyorum.
Agirlik, ses, nefes verme derken benim de gulleci gibi oldugumu dusunmeyin. Normal normal agirliklarimi kaldirip efendi gibi kosuyorum, bir de yerde yatip yuvarlanip koca Pilates topu ile bogusuyorum.
Minik bir karsilastirma yapayim yine: Yaptigim tum bu seyahatler sonucunda dunyanin bircok otelinin spor salonunu, sehirlerinin de kosu parklarini kullanmisligim vardir. En yakin ornek olarak Madrid'i vereyim. Insanlar orada gym'e spor yapmak icin degil, "social gathering" olsun, herkes birbirini ayartip sporunu biraktirip birseyler icmeye gitmek icin gidilir. Hocalar da yanlarinda olmak uzere. Ses seviyeleri? Bagira bagira ipod'una eslik etmek elbette ki normal. Yani minder hareketi yaparken "I will surviveeeeeeeeeeeeeeee" gayet kabul edilebilir. Ki bu durum, yabancilari da etkilemistir, en benim diyen ciddi sporcuyu bile bu girdabin icine alirlar.
Ben? Yine arada, kulturleri bulusma noktasi!
Bu harektli durumum en azindan egitmenlerin dikkatini cekmis, spor salonunun renkli simalari arasindayim. Bir gun gelip neler dinledigimi soracaklar ve Roman Havasi'ndan It's raining men'e olan yelpazeyi gorup kalacaklar.
Thursday, 29 April 2010
Kahve
Londra ile ilgili dikkatimi ilk anda ceken bir nokta ise insanlarin elindeki (genelde) Starbucks bardaklari- ve neredeyse adim basi olan Starbuckslar... (sadece Starbucks da degil, Costa Cafe ve Caffe Nero da cok var burada) "Cok" derken, CIDDEN COK!
Sanki Amerika'daymisim gibi- hatta Amerika'da bile daha az varmis bu mantarciklardan gibi gelmisti.
Neyse, tamam modern zamanin insani ordan oraya kosuyor, o kosturma sirasinda kahveye/caya ihtiyaci oluyor veya gunluk zevkinden yoksun kalmak istemiyor vb. ve sonuc ellerdeki karton kahve bardaklari.
Bir de bence soyle birsey var: Insanlarin agzi bos durmasin istegi! Alisveris merkezinde elinde bir karton kap, yolda yuruyor elinde karton kap, manikur pedikur yaptiriyor, elinde yine bir karton kap... Hem tuketim toplumunun dayatmasi/sonucu (sosyolojik sonuc) hem de agzim bos durmasin (psikolojik sonuc).
Bu sabah dusundum, metroya binerken: Acaba Londra'da bir gunde kac Starbucks cappucion, kac Latte, kac Chai Tea Latte, kac Caramel Macchiato satiliyor?! Bunun yaklasik bir cevabini bulacagim ama once nufus, calisan nufus, nufus yogunlugu, Starbucks subesi adedi gibi temel bilgileri edinmem lazim- tam bir consultant yaklasimi, ehu ehu MBA yapmisligim vardir!
Farkli bir acidan bakarsak da, Ispanya'da- hadi diyelim Madrid'de- 40+ derece disindaki sicaklik seviyesi disinda insanlari elinde bir kutu, pet sise vb. ile goremezsiniz. (Birak Starbucks kartonunu). Kahve mi icmek istiyorsun? O zaman efendi gibi gir bir kafeye, ic, bitti gitti. Hatta onlar buzlu iciyor kahveyi. Espresso ve bir bardak ile buz istiyorlar, kahve gelince buzlu bardaga espressoyu atiyorlar. Bircok kisiye garip geliyor ama bence o kadar da garip degil, hatta icilebilir bile :) Ictim, icerdim, yine icerim!
Himmm.. ben nasil bu durumu idare ediyorum? Artik, daha yumusak olan cappucinno iciyorum icersem genelde. Bir kismini oturarak iciyorum, kalanini da elime alip disari cikiyorum. Aslinda kahveyi biraktim, cay gelenegi ulkesindeyim ya... Envai cesit cayi gorunce, agzim sulaniyor!!!!
Ama yok, kokenlerime de ihanet etmedim: Hala super sert espresso hatta double espressolari hupletiyorum. Hatta gecen gun espressosu cok guzel bir yer buldum ama UNUTTUM! Not etmeliyim boyle seyleri...
Wednesday, 28 April 2010
Baslarken
Yeni hayata baslarken, az once bahsettimiz gibi, bir hosgeldin demek gerekli. (yemek tarifi gibi oldu; onceden yikayip suda beklettigimiz...... ) Sonrasinda da, bakalim ben neredeyim? Ne yapiyor bu insanlar? (ben ne yapiyorum? diye sormayi onermiyorum; zira sonrasi zor olabilir) Nasil yapiyorlar? diye bir saga sola bakmak lazim. Dil bilmek cok ise yariyor, bu tartismasiz.
Ama bazen, bildiginizi zannetiginiz dil sanki oldugunuz yerde konusulmuyormus gibi geliyor. Ornegin, Londra’ya ilk tasindigimda bana oyle olmustu. Sanki ben Inglizce konusmuyorum! Bir ara gercekten dusundum, “tuh Ispanyolcam Inglizcemi bozmus” diye- ki bir miktar bozuldugunu dusunuyorum ama napalim! Benim gibi zaten dikkat esigi bir miktar dusuk biriyseniz, cidden daha da zor oluyor. Hiimmm... nasil ustesinden gelmeye calisiyoruz peki bunun? Yavas yavas konusarak/konsumaya calisarak. Ben ve yavas konusma?! Evet, bence de zor bir ikili.
Kitap oku, bol bo BBC izle ve anlamiyorsan bile anliyormus gibi yap! Tipki ilk Ispanyolca zamanlarim gibi. Ozellikle koca koca executive committee uyeleriyle konusurken yaptigim gibi: Cumlenin neresinden yakalarsam ona asilip, mir mir yapinca oluyor gibi. Olmuyorsa zaten karsindaki sana bos bir ifade ile bakiyor, orada olma nedenini sorgularcasina :) Onemli nokta: O kendisinin orada olma nedenini sorguluyor, senin degil! Daha da onemli nokta: Ispanya’da bu boyleydi ama Ingiltere’de degil. Demek ki, kuturel farkliliklara uyum saglamak icin kisiye buyuk gorev dusuyor. Lesson 1: Study English
Yeni Hayat
Saniyorum ilk yazinin YENI HAYAT gibi bir konusunun olmasi benim icin en uygun durumlardan biri. Cogunuz hikayemi biliyorsunuz.
Son birkac yildir, hersey YENI benim hayatimda. Bazen okadar hizli ilerledi ki hersey, yeni yeni yeniiiii... hizi ile basa cikamadim. Ama ogrendigim bisey var: Insan arada nefes almali. “Dur bir dakika nereye gidiyoruz? Neler oluyor?” demeli. Ki ozellikle biz kadinlar (dogamizdaki sikayet etme egiliminin yuksek olmasindan dolayi- ne yapalim, dogamizda bu var! :) ) “ayyy degisiklik gerek hayatima. Sacimi mi kestirsem, yogaya mi baslasam....??” diye kipir kipir kipirdaniriz.
Sakin olmak, arada nefes alip dinlenmek o kadar da kotu degil. Biraz hassas bir konu bu, aradaki dengeyi bulmak. Ben bile bu halimde, bulamiyorum cunku zaman zaman o kaotik eski yasamimi ozluyorum- hepsini degil elbette, bazi parcalarini :)
Saniyorum zaten bu blogu yaratma nedenlerimden biri de bu: Paylasmak. Yeniyi, eskiyi.
Yeni hayatla ilgili (veya hayattaki buyuk radikal degisikliklerle ilgili) yapilmasi insani rahatlatan ana noktalardan biri: yeniyi kucaklamak. Haha, biraz spirituel Budistik yaklasim gibi oldu ama yeniye kollari bir acmak gerekiyor. Sonrasinda belki bilincalti direnis mekanizmalari yine ortaya cikiyor ama bir hos geldin diye buyur etmeli yeniyi; sonrasini goruruz.
Ben bir buyur ettim, pir ettim: 3 ay icinde isimi, ulkemi, evimi degistirdim. Orta vadede yeni bir YENI (buyuk buyuk ve en bold harflerle) bir adim beklemiyorum hayatimda, lutfen. :)
Subscribe to:
Posts (Atom)
